AKLIMDA
- 25 Ara 2024
- 6 dakikada okunur
‘’Selamünaleyküm. Beyza Hanım şöyle geçelim mi? Buyurun. Öncelikle davetime icabet
ettiğiniz için sağ olun, var olun. Maruzatıma gelecek olursak… Beyza Hanım affedersiniz ben
sevdalandım. Sizi gördüğüm ilk andan itibaren de duygularımı anlatmak, ciddiyetimi ifade
etmek gayesindeyim. Eğer siz de bana karşı boş değilseniz; desti izdivacınıza talibim.’’
*******
Ezo Hanım, her sabah olduğu gibi bugün de kocasını işe uğurladı. Cemal Efendi gün henüz
ağarmadan çıkardı evden. Ama Hazan için fark etmezdi. O da sabahın o saatlerinde uyanıp,
paytak paytak yürüyerek babasına gider, öpüp sarılarak yolculardı. Hazan evin en küçüğüydü.
Tahir, Leyla, Zeliha da ailenin diğer fertleriydi.
Ezo Hanım eşi gittikten sonra uyumaz, güne başlardı. Hazanla vakit geçirirlerdi. Sonra
kahvaltı sofrasını hazır eder, evin diğer bireylerini uyandırırdı. Kahvaltılarını Cemal Efendi
olmadan yapsalar da akşam sofrasına ne olursa olsun birlikte otururlardı. Aslında Tahir de
evin en büyük çocuğu ve tek oğlu olarak evin diğer babası gibiydi. Kardeşleriyle arasında
büyük yaş farkı olması sebebiyle, bu duyguyu onlar da taşıyordu. Tahir lise son sınıfa devam
etmekteydi. Okulunu bitirince üniversiteye gidecekti. Babası Tahir iki yaşındayken
memleketten İstanbul’a bu sebeple göç etmişti. Oğlu büyüyecek yüksek avukat olacaktı.
Sonrasında kızların da dünyaya gelmesiyle baba Cemal Efendi ne kadar doğru bir karar
aldığını anlamıştı. Ara ara’’ hanım iyi ki gelmişiz buralara’’ diyerek Ezo Hanıma durumlarını
onaylatırdı. Ezo Hanım kocasının her kararında arkasında ve yanındaydı. Uyumlu, akça
pakça, pamuk gibi bir kadındı Ezo Hanım. Tıpkı Beyza gibi… Annesine Beyza’dan
bahsederken bu ifadeleri kullanmıştı Tahir.
Tahir’in gözünde Beyza neyse, gerçek de oydu. Gönül gözü bazen doğruları görmeyi
engellese de Tahir Beyza’yı yıllardır tanıyor gibiydi. Beyza tertemiz kalpli, iyi huylu ve çok
güzel bir kızdı. Işıl ışıl gözleri sanki dünyaya bir filtreyle bakmasını sağlıyordu. İnsanlara
yaklaşımı belki bundan sebep her daim sıcacıktı. Bir evin bir kızı hatta tek çocuğu olmak onu
hiç şımartmamıştı. Lise bir öğrencisiydi. Tahir onu okulun ilk günü gördüğü an, kelimenin
tam anlamıyla vurulmuştu. Sevda düşmüştü yüreğine. Zamanı belirsiz bir zamandan beri ona
karşı bu duyguyu taşıdığını hissediyordu. Sanki Beyza, Tahir’in hayatında hep vardı ve el ele
yürümek için uygun zamanı bekliyorlardı. Hisler karşılıklı olduğu kadar kuvvetliydi de. Bunu
anlamak için birbirlerine baktıkları çok nadir zamanlardan birine dahi tanık olmak yeterliydi.
Zaman akıp geçiyordu. Sanki sadece Tahir ve Beyza’ya ait bir dünya kurmuşlardı ve günlük
yaşantı devam ederken beraberlikleri de gün geçtikçe sağlamlaşıyor, derinleşerek yol
alıyordu. İkisi de sorumluluklarına daha büyük bir şevkle sarılmıştı. Tahir üniversite sınavına
daha bir hırsla hazırlanıyordu. Beyza da derslerini sıkı tutuyordu. Beyza’nın emeli de
öğretmen olmaktı; ilkokul öğretmeni. Beyza’ya bir meslek çizilse bu olurdu diye düşünmüştü
Tahir. Bu kadar, güler yüzlü, sabırlı ve cana yakın bir kız minik öğrencilerini nasıl sever, sarar
sarmalardı… İkisinin de evlatları olacaktı inşallah, vatana millete hayırlı, ailesine uğurlu
evlatlar… Tahir kendi ailesi gibi bir ortamda yetiştirmek istiyordu çocuklarını da. Evine
yuvasına her zaman sahip çıkan bir baba, eşine her daim bağlı bir eş; tıpkı babası Cemal
Efendi gibi. Yanındaki insan da hayırlısıyla Beyza olacaktı. Evin asıl direği Beyza Hanım.
Beyza da Tahir’den pek de farklı duygu ve düşüncelere sahip değildi. Yuvasına her zaman kol
kanat geren bir kadın, bir anne olma niyetindeydi o da.
Tahir ile Beyza sadece gönülleriyle bağ kurmuşlardı. İkisi de arkadaşları vasıtasıyla birbirini
neredeyse tanıyor gibiydi. Ama hiç birebir iletişimleri olmamıştı. Mesela birbirlerine hiç
seslenmemişlerdi. Aslında bunun pek de önemi yoktu. Önemli olan birbirine sevdalı iki
insanın ruhen bağlı olmasıydı. Bir diğer önemli husus da birbirleriyle uyumlu olmalarıydı. Bu
anlamda da benzer ortamlarda yetişmenin, benzer imkanları paylaşmanın denkliği ve
paylaşımcılığı vardı aralarında. Yıllardır neredeyse aynı mahallede yaşamalarına rağmen, hiç
karşılaşmamış olmaları da bir vakit saat meselesiydi herhalde. Birbirlerini gördükleri o ilk
andan itibaren de uygun zeminin gelişmesini beklediler. Okullarını bitirip, meslek sahibi
olmaları için zaman gerekiyordu. Tahir askere gidip gelecekti. Elbette süreç ilerlerken de işin
adını koyabilirlerdi lakin Tahir en azından liseyi bitirip, üniversiteye başlamak istiyordu. O
zaman dilimi içerisinde de babasının yanında çalışmayı planlıyordu. Bu bir nevi rüştünü ispat
etmek olacaktı onun için.
*******
Bazen bizler yarını düşünürken ve ya düşlerken kaderin bize çizdiği çizgiyi es
geçebiliyorduk. Bu noktada hayırlısını istemek, teslim olmak kişiyi rahatlatan unsurlardı.
Çünkü değil yarın bir an sonrası bile bize ne getirecek bilmiyor, bilemiyorduk.
Cemal Efendi vefat edeli bir hafta olmuştu. Evde yedi duası okunduktan sonra, konuklar
yavaş yavaş evden ayrıldılar. Günlerdir ilk kez bu kadar boş ve sakin kalmıştı evleri. Taziye
için gelen giden evi dolup taşırmıştı. Mahalleli hiç yalnız bırakmamıştı aileyi. Bugün ilk kez
baş başa kalmışlardı denilse yeriydi. Cemal Efendinin ani ve beklenmeyen ölümüne
hazırlıksız yakalanmışlardı. Her ölüm erkendi ama bu onlar için daha da erkendi. Ezo Hanım
eşinin vefatını sükûnet içerisinde karşıladı. Sessizliğe büründü. Leyla ile Zeliha ağlıyordu,
bitap düşene kadar sesli bir şekilde acılarını yaşıyorlardı. Henüz iki yaşındaki Hazan kız hiç
böyle gürültülü bir ortam görmediği için korkmuştu. Kimsenin onunla ilgilenmemesine de
anlam veremiyordu. Bilmediği bir durumun içinde sessizliğini koruyordu o da. Ve Tahir,
Tahir garip bir şekilde sakindi. Eve gelen misafirlerle ilgilenip bir yandan da babasına içinden
dualar okuyordu. Üzgündü ama yıkıntılar içinde kaybolmanın zamanı değildi. Vakit aileyi
derleme toparlama vaktiydi. Dağılmış iki kız kardeş, henüz ne olduğunu bile anlayamamış
minik Hazan ve suskunluk içerisinde bir anne…
Tahir annesinin dibine yere oturdu. Ellerini elleriyle sarmaladı. Ezo Hanım günler sonra belki
de ilk kez bir tepki veriyordu Tahir’in ellerini sıkarak. ‘’Annem’’ dedi Tahir, divanda yanına
geçerek, bu sefer tüm gövdesini sarmaladı. Ve ağlamaya başladılar. Ezo Hanım var gücüyle
hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, Tahir de ilk kez kendini tamamen bırakmıştı. Beraber kayıplarının
yasını tüm benlikleriyle yaşıyorlardı. Bir süre sonra yavaş yavaş duruldular, beş belki on
dakika süren bu seslilik hali ikisine de iyi gelmişti. Bazen acıları ulu orta bütün ruhu ve
bedeniyle yaşamalıydı insan. Bu dertleri alıp götürmese de yağmur yemiş gibi ferahlatırdı
toprağı. Evde ailecek yalnız kalmak hepsine iyi gelmişti. Eş dost konu komşu onlara destek
için yanlarındaydı fakat evde birlikteliği sağlamak hatta ne olduğunu anlamak adına bu
beraberlik sağlanmalıydı. Leyla ve Zeliha Hazanı da kucaklarına alarak aynı divana geçtiler.
Tahir yere yanlarına oturdu yeniden. Ezo hanım iç çekerken kızlar bu sefer daha metanetliydi.
İşte aile olmak da tam anlamıyla buydu. Gücü tükenen mola verirken, diğerleri dik durarak
aileyi koruyup kolluyor ayakta tutuyordu. Bir süre sonra Ezo Hanım kalktı, elini yüzünü
yıkayıp çocuklarının yanına döndü. ‘’Yavrularım, babanız sizden her zaman razıydı,
biliyorum ki siz de ondan razıydınız. Artık yanımızda yok, olmayacak, ama biz onun rızası
için yaşamaya devam edeceğiz. Bundan böyle ben nasıl annenizsem; Tahir de sizlerin babası
olacak, ona her zaman saygı ve sevgi gösterdiğinizi bilirim; artık babanız neyse Tahir de
bizim için odur. Oğlum ben derim ki memleketimize dönüp gidelim. Dedenlerden kalma
evimize sığışırız. Sen de orda kendine bir iş bellersin, kızlar da okula gider gelir. Bildiğimiz
gördüğümüz yer, akrabalarımız var, elleri üzerimizde olur. Burada ev kira, dükkan kira,
babanın işine devam et desem bilmezsin fırıncılığı, başa çıkamayız evladım…’’ Ezo Hanım
bir süre daha konuştu ama Tahir’in içinde kalan göç edecek olmalarıydı. Annesi haklıydı,
zaman kardeşlerine ve annesine sahip çıkma zamanıydı. İstanbul’da zordu. Ailecek sessiz
sedasız memlekete döneceklerdi.
Toparlanmaları uzun zaman almadı, dostlarla vedalaşmak, dükkanı ve evi boşaltmak.
Yıllardır süregelen bir düzeni çarçabuk bozmak acı veriyordu hepsine. Diğerlerinden farklı
olarak Tahir ayrı bir kırık döküktü. Bir anda babasını kaybetmenin yanı sıra; okulu bırakmak,
yıllardır büyüdüğü yüksek avukat olma amacı ile vedalaşmak ve Beyza’ya veda etmek
durumunda kalmıştı. Boğazında yutkunamadığı bir lokma ile dolaşıyor gibiydi. Beyza’yı
cenazede ve evdeki okuma da görmüştü; ona nasıl derin bir kederle baktığı gözlerinin
önündeydi. Bunun nedenini şimdi anlıyordu, Beyza gelişecek süreci tahayyül etmişti.
Eşyalar önden gitmişti, Tahir ve ailesi de akşam otobüsüne bineceklerdi. Gelen giden oluyor,
hoş beş ediyor vedalaşıyorlardı bir yandan. Tahir huzursuzdu. Beyza ile konuşmak hatta
ondan özür dilemek istiyordu. Ona yarınlar vaadinde bulunup, şimdi yarı yolda
bırakıyormuşçasına suçlu hissediyordu kendini. Oysa onlar kendi aralarında tek kelime bile
zikretmemişlerdi. Lakin tek kelam etmeden sevmiş, söz vermişlerdi birbirlerine. Tahir
vedaları da bu şekilde olsun istedi. Sabah vakti okulun köşesinde Beyza’yı bekledi. Beyza’yı
gördüğü an içine adını koyamadığı bir çaresizlik çöktü. Beyza yürüyordu, bir yandan
birbirlerine bakıyorlardı. Beyza tam Tahire doğru yaklaşacakken Tahir döndü ve gitti.
Söylenebilecek bütün sözler o an söylenmişti.
*******
Memlekete gittikten yirmi gün sonra Ezo hanımı da kaybettiler. Sessiz sedasız sürdürdüğü
yastan sonra, Cemal Efendinin yanına gitti dedi herkes. Ve bu olaydan sonra Tahir kendini
tamamen kardeşlerine adadı. Üçünü de okuttu, evlendirdi, torunları oldu Tahir’in. Üç kardeşi
de onu ne kadar yanına almak istese de Tahir yalnız yaşamayı tercih etti hep. Küçük küçük
unutkanlıklarla başlayan hastalığı hızla ilerledi. Kardeşleri belirli bir düzen içerisinde onun
bakımını üstlenseler de bir süre sonra yalnız kalamayacak hale geldi. Hep İstanbul’u
sayıklıyordu. Sanki hiç göç etmemişler gibi on sekizli yaşlarına dönmüştü. Son doktor
kontrolünde doktoru sürekli gözetim altında bulunması gerektiğini söyledi. Bir iki merkez
önerdi, büyük şehirlerde daha çok seçenek var ama bizim buralar da böyle demişti. Kız
kardeşleri düşünüp taşınıp onu İstanbul’da bir yere yatırmaya karar verdi. Bedeni orada, ruhu
ise hep İstanbul’da değil miydi zaten? Artık bunu dillendirmekten de kaçınmıyor, kelimenin
tam anlamıyla yaşayamadıklarını şimdi yaşıyordu. Son günlerde ağzında hep aynı sözler
vardı. Hiç şarkı söylerken görmedikleri abileri belirli belirsiz mırıldanıyordu. ’’Hülyamızın
rüyamızın üstünden, kış geçti, bahar geçti, yaz geçti… yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti…’’
*******
Beyza ile Tahir tam yarım asır sonra o kliniğe aynı tanıyla yatırıldı. İkisi de hiç
evlenmemişti. Beyza da Tahir gibi adanmış bir hayat sürdürmüş; pırıl pırıl öğrenciler
yetiştirmişti. Bir süre önce de komşuları vesilesiyle buraya yerleşmişti. Beyza’dan kısa bir
süre sonra Tahir de eski mahallelerinin yakınındaki bu merkeze yattı. Birbirlerini gördükleri
an ayrıldıkları o güne geri döndü ikisi de. Lakin bu sefer Tahir geri dönüp gitmedi. Beyza’ya
yaklaştı ve:
‘’Selamünaleyküm. Beyza Hanım şöyle geçelim mi? Buyurun. Öncelikle davetime icabet
ettiğiniz için sağ olun, var olun. Maruzatıma gelecek olursak… Beyza Hanım affedersiniz ben
sevdalandım. Sizi gördüğüm ilk andan itibaren de duygularımı anlatmak, ciddiyetimi ifade
etmek gayesindeyim. Eğer siz de bana karşı boş değilseniz; desti izdivacınıza talibim.’’ dedi.
***SON***

.png)
Yorumlar